Çarıksız Çorapsız Ilk Adım

Birkaç kere blog kurmayı düşündüm. Daha öncesinde Tumblr’ım oldu, Medium hesabım oldu. Bir çeviri sitesi kurmayı düşündüm, hesabım hacklendi. İstikrarlı bir şeyler çıkmadı. Bu blogu kurduğum gün de hedefimde blog kurmak yoktu aslında. Deneme, düşünce yazıları yazmak istedim. Bir şeylere tepki göstereceksem de bunu sosyal medyada yaptığım 24 saat esasına dayalı story’lerle yapmak yeterli gelmedi. Kime yeterli geliyor ki?

Yazmaya karar verdim, çünkü yazmadığımda kanadığımı fark ettim. Sessiz bir kanama bu. Bir zaman günlük tutardım. Ciltler doldurdum. Fakat okurla buluşma fikri hep romanlarıma, öykü kitaplarıma, şiirlerime kalacak gibiydi. Buralarda da düşündüklerimi ince ince damıtmış olacaktım. Bir şeyler anlatacaktım ama aslında “bir şeyler” söyleyecektim. Bunları yine yapacağım! Yine de kafamdan geçenleri dümdüz anlatabileceğim, yazabileceğim, paylaşabileceğim bir yerlere de ihtiyacım vardı. Yani günün sonunda bir varoluş sancısı – böyle tarif edince daha “yazar yazar” duruyor.

Yazdıklarımın okuyucusuyla buluşması merakı son katıldığım yarışmalarla beraber daha da palazlandı. Ödül kazanmak bir yana, yazdıklarımın yayımlanması ve başka başka insanlarla buluşması fikri de güzeldi ama… Burada kocaman bir ama var. Bu fikir de çok “steril”, güvenli geldi. Neden “Ey heyet, değerli bulursanız beni değerli okuyucularınızla buluşturun,” diyeyim ki? Kurmaca ve şiir noktasında belki anlamlı olabilir. Motive ederdi, özellikle de borçlarımı kapatıp takribi yirmi beş aylık kiramı ödeyecek ödülleri düşünürsek. Fakat bu, düşüncelerimi paylaşmamın önünde bir engel olmamalı. Öyle değil mi?

Nermi Uygur’dan Özür Dilerim

İçimdeki bir iltihabı kurutmak isterim. Nermi Uygur’un bir kitabını okuyordum. Kendisine “Bu kitapta ne anlatmak istediniz,” diye bir soru sorulduğunda – mealen – “Bir şey anlatmak zorunda değilim,” yanıtını verdiğini söylüyordu. İlk okuduğumda, irkilmiştim. “Nasıl yani? Nasıl bir şey anlatmış olmak istemezsin! Sanat toplum için değil mi…” gibi serzenişler. Sanırım şimdilerde anlıyorum – ya da hak veriyorum. Evet, yazan kişi olarak yazar gerçekten de özgün bir söz söylemek zorunda değil. Bir derdi dile getirmek zorunda değil. Eğer tüm anlatılar bu kadar didaktik olsaydı arkadaşlarımızla tüm sohbetlerimiz sıkıcı derslere dönerdi. 

Yazmak Yazmaktır

İşin bir diğer tarafı da şuydu: Bir şey anlatma derdiyle kurulduğum o vakit, hiçbir şey anlatamaz hale gelip felç geçirmiştim. Yazdığım hiçbir satırı beğenmiyor, düşünsel bütünlükten koptuğum ilk anda tüm dosyayı silip atıyordum – geri dönmemecesine, evet.

Daha önemli iki nokta vardı. İlki yazılarımdan beklentimin gerçeğe dönüşebilmesi için yapmam gereken yegane bir şey vardı: Yazmak!

Okur ve Yazar İlişkisi

Okuduğum yazarları çoğunlukla denk ruhlar gibi ya da Istrati’nin “soydaş” dediği insanlarım gibi görmeyi seviyorum. Yani biraz da arkadaşlık hali. Arkadaşlık kurmak başka bir şey, bunu koruyabilmek başka bir şey. 

İkincisi biraz da okurun yazarını bulduğunu kabul etmek. Bu blog da aslında biraz öyle. Belki yazdıklarım dokunur, iyi hissettirir. Yalnız olmadığınızı, benzer şeylerden keyif alan, benzer şeylere üzülen ve sinirlenen birilerinin varlığını bilmek… Çünkü okumak iyileştirici bir şey. Yeni fikirler, yeni yorumlar, var olamayacak ve var olmayan geçmiş, şimdi ve gelecek tahayyülleri. Her biri farklı bir şekilde sağaltır; insanın zihnini doldururken, aynı zamanda düşüncelerini sadeleştirir.

Yazmak mı? Yazmak bence kanamamanın bir biçimi. Kanamamak için yazıyorum. 

Bir yanıt

  1. Yazarın bir amacı olmalı. Şu sözü sevmiyorum “Beğenmiyorsan başka kanala geç.” Konu beğenmekle ilgili değil. Anlamak, yorumlamak, eleştirmek, katkıda bulunmakla ilgili. Nermi Uygur’un cevabı kendini “kaf dağında ” gören birinin “ego”su.

    Yazmak, yarmak ve yaratmakla ilgili.

    Sevgi ve saygılarımla

Bir yanıt yazın